MEVLANA
Vefatından yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen hala insanların duygu ve düşünce ufuklarını açan Mevlana Celâleddin Rûmî, bugünkü Afganistan’da bulunan büyük Türk şehri Belh’te 30 Eylül 1207’de dünyaya geldi ve doğumunun sekiz yüzüncü yılı olan 2007 yılı UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) tarafından “Mevlana Yılı” ilan edildi. Bunun üzerine, sadece Konya’da değil, ülkemizin her yerinde Mevlana’yı anma programları düzenlemek deyim yerindeyse moda yahut görev haline geldi. Peki acaba neden bir yıl bu zâta ithaf edildi? UNESCO’yu bunu yapmaya iten sebep neydi? Ülkemizin büyük değerine daha fazla sahip çıkmanın ve onu tüm özellikleriyle öğrenmenin vakti geldi sanırım.
Babası Bahaeddin Veled ile birlikte Konya’ya göç ederken Şeyh-i Ekber Hazretleri tarafından sarf edilen “Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor.” cümlesi Mevlana’nın henüz küçükken bile geleceğin büyük alimlerinden olacağının açık bir göstergesidir. Mevlana varolan derinliğini daha da arttırmak amacıyla Seyyid Burhaneddin’in izniyle önce Halep’e sonra da ilmi incelemeler yapmak için Şam’a gitti. 7 yıl süren bu seyahatten sonra ise üç çile çıkardı, yani, üç defa kırkar gün az yemek, az içmek, az uyumak suretiyle tamamını ibadetle geçirdi. Böylece artık Seyyid Burhaneddin’in deyimiyle; bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi oldu.
Mevlana’nın alçak gönüllüğü, insan ve doğa sevgisi, özellikle de hoşgörülü kişiliği artık herkesçe bilinen, ağızlarda ezberleşen bir durum. Bu durumu özetlemek için de Mevlana’nın “Gel, gel, ne olursan ol, gel! İster kâfir, ister Mecûsî, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!” cümlesini hatırlatmak kafi gelir. Fakat ben yazımda Mevlana’nın biraz da edebi yönüne değinmek istiyorum. Mevlana’nın birçok eseri olduğu söylenmekle beraber, en önemlileri Mesnevî, Divân-ı Kebir, Fîhi-Mâ-Fih, Mektûbat ve Mecâlis-i Seb’a’dır.
En bilinen eseri Mesnevi, Mevlâna Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli elde bulunulan en eski Mesnevi nüshasına göre 25618 beyit içerir. Klasik Türk Edebiyatı’nın bir şiir türünün adı olan mesnevi, uzun sürecek konular veya hikayeler şiir yoluyla anlatılmak istendiğinde, kafiye kolaylığı nedeniyle tercih edilen bir türdür ve Mevlana’nın eserine ismini vermiştir.
Mesnevi’nin Hüsameddin Çelebi’nin isteği üzerine yazıldığı bilinir, ve Hüsameddin Çelebi’nin söylediğine göre de Mevlâna, Mesnevi beyitlerini Meram’da gezerken, otururken, yürürken, hatta semâ ederken söylermiş. Çelebi Hüsameddin de yazarmış. Farsça olan 6 ciltlik bu eserinde Mevlâna tasavvûfi fikir ve düşüncelerini hikayelerle anlatır. İlk bölümde de neyin kamışlıktan kurtuluşundan bahseder:
“Aşk ateşidir ki neyin içine düşmüştür, aşk coşkunluğudur ki şarabın içine düşmüştür.
Ney, dosttan ayrılan kişinin arkadaşı, haldaşıdır. Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.
Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak, ney gibi hem bir hemdem, hem bir müştak kim gördü?
Ney, kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun aşkının kıssalarını söylemektedir.
Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değildir, dile de kulaktan başka müşteri yoktur.”*
Fîhi Mâ Fih, “Ne varsa içindedir” manasına gelir. Bu eser Mevlâna’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetleri içermektedir ve bunların oğlu Sultan Veled tarafından bir kitapta toplandığı sanılmaktadır. 61 bölümden oluşan eserin bölümlerinden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane’ye hitaben kaleme alınmıştır. Eser, bazı siyasi olaylara da değindiği için tarihi açıdan da büyük bir önem taşır.
Eserde işlenen konular ise cennet ve cehennem, dünya ve ahiret, mürşid ve mürid, aşk ve sema konularıdır.
“Söz, gerçeğin gölgesidir, parça-buçuğudur. Gölge çekerse gerçek haydi-haydiye çeker. Söz bahanedir; insanı insana çeken can bağdaşmasıdır, söz değil.”
Divân, Klasik Türk Edebiyatı şairlerinin tüm şiirlerini topladıkları kitaba verilen addır, Divân-ı Kebir de Büyük Kitap veya Büyük Divan anlamına gelir. Mevlâna türlü konularda söylediği tüm şiirlerini bu divanda toplamıştır. Divân-ı Kebir’in dili Farsça’dır, fakat içinde Arapça, Türkçe ve Rumca şiirlere de rastlamak mümkündür.
Divân-ı Kebir 21 küçük divân (Bahir) ile rubâî divânının bir araya getirilmesi ile oluşmuştur böylece de kitabın beyit sayısı 40000’ni aşmaktadır. Ayrıca Mevlâna divânındaki bazı şiirlerini Şems mahlasıyla yazmıştır.
“Kızsan da, bin yıllık yola gitsen de
sonunda gene bana gelirsin; varacağın yer benim ancak.
Demedim mi sana, dünya hallerine, dünya şekillerine râzı olma;
senin râzı olacağın otağın, şekillerini düzen benim ancak.”
(Gölpınarlı, III, 250; Furûzânfer, 1725)
“Senden alamam gönlümü, imkânı mı var?
Öyleyse tamamen senin olsun ne zarar!
Ben terk edemezsem onu aşk uğrunda
Gönlüm olacakmış ne olur, neye yarar”
Mektûbat, Mevlâna’nın başta Selçuklu hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptan oluşur. Mevlâna bu mektuplarında, edebi mektup yazma kaidelerine uymamış, mektuplarını konuşma üslubunda yazmıştır. “Kulunuz, bendeniz” gibi kelimeleri de hiç kullanmadığı görülür.
Hitaplarında da mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı uygunsa onu kullanmayı tercih etmiştir. Döneminin en güçlü veziri Emîr Pervâne’ye (ö.1277) Hüsameddin Çelebi’ye yardım etmesi için yazdığı mektubun girişi şu şekildedir :
“Emirler padişahı, ileri gelenlerin efendisi, halkın imdadına yetişen, özü ter-temiz, adâleti dirilten, üstünlüğü bol, zamanda eşsiz, emniyet ve âmânı sağlayan, anılışı yüce, düşüncesi ince, soyu-boyu, aslı-nesli güzel, ulular ulusu Uluğ Pervâne Bik’in hayır kapıları açık ve çok olsun; Allah yüceliğini dâimî etsin; ona haset edenin, ona düşman olanın burnunu yerlere sürtsün.”*
Mecâlis-i Seb’a (Yedi Meclis) Mevlâna’nın yedi vaazının toplanmasından meydana getirilmiş bir eserdir. Mevlâna’nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra, Mevlâna’nın tashihinden geçmiş olması ihtimali oldukça yüksektir.
Mevlâna, Yedi Meclis’inde şerh ettiği hadiselerin konuları bilginin değeri, aklın önemi ve gaflete dalış gibi konulardır.
Mevlâna, yedi meclisinde her bölüme “hamd-ü sena” ve “münacat” ile başlayıp, açıklayacağı konuları ve tasavvufi görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu şiirlerden biri:
“Sevgili, öyle darmadağın geldi ki sorma;
Ayrılığı öyle ateşlerle dopdolu geldi-çattı ki sorma.
Dedim ki: Yapma, etme; sen yapma da dedi, ben de yapmıyayım;
Bu bir tek söz, öyle hoşuma gitti ki sorma”*
Mevlâna Celâleddin Rûmî, 17 Aralık 1273’de ebedi aleme göçmüş, bu gün Mevleviler tarafından Şeb-i Arus yani düğün gecesi olarak adlandırılmıştır.
“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.”
* “Olan kısımlar alıntıdır.”
Yazının içerdiği manayı ben arşıma sığdıramadım. Öyle değerli kelimeler ki ehli olan anlar ancak…
Çok beğendiğimi gönül coşkunluğuna düştüğümü belirtmek isterim.Teşekkürler çok teşekkürler
Ülkücüm çok güzel bir yazı yazmışsın; kalemine, yüreğine ve içindeki Mevlana sevgine sağlık…
Bu münasebet sebeyiyle, neyzen Mercan Dede’nin Mevlana’ya ithafen “800″ adı altında bir ney albümü çıkardığını da dile getirmiş olayım.
Bu sözü ilk söyleyen,Ebu Said-i Ebul Hayr olmuş,Mevlana Cela
leddin-i Rumi olmuş bence çok önemli değil.Ne olursan ol ve
ya,ister kafir,ister mecusi,ister putperest ol fark etmez sen
mutlaka gel tarzındaki bir ifadenin nasıl anlaşıldığı veya anla
şılması gerektiğidir önemli olan.Bu ifadeyi Mevlana da kullan
sa,Ebu Said-i Ebul Hayr da kullansa içi hikmetle dolu Kelam-ı
Kibar’dan add edebiliriz.Dergahımıza gelenler inançları üzere
kalacaklardır,onlara İslam’ı tebliğ diye bir derdimiz yoktur,
muhtelif din mensublarından bir koro oluşturmaktır gayemiz
demek istiyor değillerdir.Onlar,birer irşad ehli olduğu için,
hele bu halkamıza bir katılın,sohbet ortamımızda kalbi mühür
lü olmayanlarınız hakikati fark edecek ve hidayete erecektir
inşaallah demek istemektedirler.Gerçek Mürşid,kişilerdeki ih
tiyac ve istidad haline göre İslam’ı tebliğ edendir.Müslüman’a
düzeyine göre,Gayri Müslim’e de ihtiyacına göre irşad ve teb
liğde bulunacaktır.Gayrimüslim’e hidayete ermesi beklenme
den tarikat dersi verilecek veya kendi hallerine bırakılacak
değillerdir elbette.
AZİZ